Çıkmış ve yeni çıkacak tüm yazıları abone olarak sen de takip et!

Zehirli Altın ve Komik Küçük Kurbağa

Komik Hikayeler Servisi - Büyük bir gölde yıllarca yaşamış olan yeşil kurbağalar, avcılara yenik düşmemek için neler yapabilirdi ki? Onlara yardım etmek için büyük bir kahraman gibi davranan küçük kurbağanın elinden ne gelirdi? Bakalım neler olacak, bu hikayede görelim.


[fotoğraf: resource]

Bir varmış, bir yokmuş. Kurbağaların neşe içinde yaşadığı masmavi bir göl varmış. Bu gölde bütün vakitlerini geçiren kurbağalar, şarkılar söylemeyi ve birbirleriyle şakalaşmayı ihmal etmezlermiş. Bunları yaparlarken şöyle bir uzaktan bakıldığı vakit, kurbağaların birbirinin aynısı olduğu görülürmüş. Renkleri, boyları hatta sesleri bile aynı imiş. Bütün bu benzerlikleri sayesinde birbirini rahatlıkla tanırmış, kendileri gibi olmayanları yanlarına yaklaştırmazmış. Bu halleriyle kendi başlarına geçinip giderlermiş, başkaları umurlarında değilmiş.

Günün birinde uzak diyarlardan altın bir kurbağa çıkıp gelmiş. Boyu diğerlerinden birazcık kısaymış. Üstelik derisinin rengi diğerleri gibi yeşil değil, altınmış. Gölün kenarında oturanlara selam vermiş ve,


“Etrafta gezip dolaşırken yemyeşil bir çayırda uyuya kalmışım. Uyandığımda annem yanımda yoktu. Halbuki onunla kahverengi kurbağalara yardım etmeye gidecektik. Şimdi onu bulamazsam çok üzülürüm.” demiş. Bunları duyunca yeşil kurbağalar pek şaşırmışlar, içlerinden bazılarının gözleri bile şişmiş. Onunla yoruluncaya kadar dalga geçmişler. Aralarından en yaşlı olanı:

“Ama nasıl olur, sen kahverengi kurbağalardan değilsin ki! Ne diye yardım edeceksin ki onlara?” demişler. Küçük kurbağa, bunlara pek anlam verememiş;

“İyi ama, biz bütün kurbağalara yardım etmeyi seviyoruz, renkleri umurumuzda değil ki. Herkesin bize ihtiyacı olabilir. Derimizin altında saklanan zehirlerimiz var bizim. Bu ise, bütün kurbağaları düşmanlarından korur.” demiş.

Bahsedilen zehir pek ilgisini çekmemiş yeşil kurbağaların. Çünkü, zavallı küçük kurbağacık onlardan birisi değilmiş. Altın renkli küçük kurbağayı, bir daha bu gölde görmek istemedikleri apaçık ortadaymış. Kurbağacık bu kibirli hayvanlardan uzaklaşmaya ve evinin yolunu tutmaya koyulsa iyi olurmuş.

Veda edip ayrılmak üzereyken, gölün etrafından ayak sesleri gelmeye başlamış. Bu seslere bakılırsa, kurbağa avcıları göle doğru yaklaşıyorlarmış. Küçük kurbağayla konuşanlar hemen korku içinde kalmışlar. Bunun üzerine:

“Korkmanıza hiç gerek yok. Derimin altında sakladığım zehirleri okların üzerine dökebiliriz. Böylece onlardan kurtulup rahatımıza bakarız.” demiş kurbağacık.

Böylece bütün kurbağalar bir araya gelmiş ve avcılara karşı savaş başlamış. Çok geçmeden avcılar korkudan kaçıp gitmişler ve bir daha da bu göle gelmemişler.

Yeşil kurbağalar sevinç içinde altın kurbağaya sarılmışlar. Bundan böyle, farklı renklerdeki diğer kurbağalar ile arkadaş olacaklarına söz vermişler. Altın kurbağacığı birkaç gün gölde misafir etmişler, bir dediğini iki etmemişler. Evini özleyen kurbağanın annesini bulmak için ona destek olmuşlar. Eve gidene kadar eşlik etmişler.


"Zehirli Altın Kurbağa" başlıklı haberden esinlenerek yazılmıştır. Hikayenin tüm hakları saklıdır.
(*) Bu hikayeyi beğendiniz mi? Buna benzer çokca öykü okumak için rss üyemiz olun. Tıklayın!

Titiz Maymun ve Kir Tutmayan Kumaş

Eğlenceli Bilim Dünyası - Titiz bir maymun bebeğin bataklık gibi bir yerde ne işi olabilirdi? Karşısına çıkan bataklık canavarı onu kir tutmayan kumaş ile kandırabilir miydi? Bunları konu eden eğlenceli kısa bir hikaye...



Bir varmış, bir yokmuş. Temizliğe düşkün mü düşkün bir maymun bebek, bataklık kıyısında neşe içinde dolaşıyormuş. Üstünü kirletmemek için hayli uğraş veriyormuş. Bu halde zorlanmasına rağmen, burada şöyle bir dinlenip, eğlenmek istermiş. Birden bir canavar ile karşılaşmış ama bebek canavar olduğunu anlamamış bile. Derken, canavar başlamış tatlı dille konuşmaya:

- İsterseniz sizi misafir edebilirim, demiş. Hem sonra yemekte hazır. Birlikte güzel bir yemek yeriz.


Maymun bebeğin karnı zil çalıyormuş ama şimdi bataklığın içine girerse, giydiği elbise çamur içinde kalabilirmiş. Bu yüzden;

- Canavar kardeş, sizin yaşadığınız yer pekte temiz bir yere benzemiyor, demiş. Nasıl olur da, benden gelmemi beklersin!

Canavara bakılırsa bu sorun bile değilmiş. Anlaşılan maymunun kirlenmeyen kumaştan daha haberi olmamış.


- Maymun dostum, bataklıkta yaşayan herkes kir tutmayan kumaşlardan giyer, demiş. Elbiselerimiz hep bu kumaştan yapılmıştır. Üstümüze kir bulaştığı zaman pek üzülmeyiz çünkü, giysilerimiz hemen bu kirleri toplar ve biz de bu toplu haldeki kiri atıp kurtuluruz. İçeri gel de, sana bu kumaştan göstereyim.


Maymun bebek gitmeye can atıyormuş ama tabi yüzme bilmediğini biliyormuş. Canavara:

- Tamam ama ben nasıl yüzerim şimdi, demiş.


Canavar:

-Olsun olsun, bunun bir çaresine bakarız, demiş. Yüzme bilmeyen birçok dostum oldu benim. Hepsiyle de güzel vakit geçirdik.

Canavar, ince bir saz bulmuş etraftan. Maymunun ayağı ile kendi ayağını birbirine bağlamış sıkı sıkı. Sonra maymunu bataklığa doğru çekmeye başlamış. Daha yolun başındayken, canavar amacını değiştirmiş, maymunu yemeye kararlıymış. Çok geçmeden maymunu bataklığın dibine çekmeye başlamış. Maymun neye uğradığını şaşırmış, canavara yüz suyu dökmüş ama nafile.

Bu halde bataklıkta ilerlerken, onların bu çekişmelerini gökyüzünde uçan ejdarha görmüş. Hemen saldırıya geçmiş ve maymunu kapmış, havalanmaya başlamış. Maymunla birlikte canavar da bu yabani kuşa güzel bir av olmuşlar. Yabani kuşun keyfine diyecek yokmuş.




"Sudaki zehirli metali toplayan kumaş üretildi" başlıklı haberden esinlenilmiştir.
Bu hikayeyi sevdiniz mi? Öyleyse, ücretsiz rss abonemiz olun, yenilikleri kaçırmayın. Şimdi tıklayın!

Biyonik Kaplumbağa ve Yardımsever Kazlar

Eğlenceli Bilim Servisi - Ayaklarını kaybetmiş bir kaplumbağaya nasıl yardımcı olunabilirdi? Üstelik yıllarca yaşadığı gölde de artık kalamazdı. Sakat haliyle olduğu yerde kalmayıp çözüm arayan bir hayvanın hikayesi...


Bir varmış, bir yokmuş. Güzel mi güzel bir gölün kenarında bir kaplumbağa, arkadaşları kazlar ile beraber yaşarmış. Kaplumbağanın başından ufak bir kaza geçmiş uzun yıllar önce ve üç ayağını kaybetmiş. Ama olsunmuş, bu haliyle bile mutluymuş. Kendisini yalnız bırakmayan sevdiklerini düşünür, bu sakat haline aldırmazmış.


Günlerden bir gün, birdenbire gölün sahip olduğu sular çekilip gitmiş. Gölde yaşayan hayvanlar çaresiz bir hale gelmiş, zavallıların aç uyudukları günler olmuş. Pek zor bir şekilde hayatını devam ettiren kazlar, arkadaşları kaplumbağaya elveda demek için onun yanına gitmişler;


- Kaplumbağa, canım arkadaşımız, demişler. Seni çok özleyeceğiz biliyoruz ama artık buradan ayrılmak zorundayız. Hem sen de biliyorsun, başka çaremiz yok. Burada kalırsak açlıktan ve susuzluktan ölüp gideceğiz. Üstesinden gelemeyeceğiz biz, özür dileriz.



Kaplumbağanın gözleri dolmuş;

-İyi ama kazlar, siz su olmasa bile hayatınıza devam edebilirsiniz, hiç olmazsa kanatlarınızı kullanırsınız, başka bir yere ulaşırsınız. Halbuki, burada kalmak benim için ölüm demektir. Bu sakat halimle hiçbir yere gidemem. Yanımda hiçbir arkadaşım olmadan son nefesimi vermek istemiyorum. Ben şimdi ne yapabilirim?





Kazlar, kaplumbağanın bu haline doğrusu çok üzülmüşler. Ufka bakıp düşünmeye ve bir çözüm üretmeye başlamışlar.


- Beni bırakıp gitmeyin, demiş kaplumbağa.


Kazlar sonunda yanlarında götürmeye karar vermişler. Kaplumbağayı en yakın hastaneye götürebilirlermiş. Kaplumbağa tedavi sonrası takma ayaklarla tekrar yürüyebilirmiş.


- Peki nasıl gidebiliriz buradan, demiş kaplumbağa.

Kazlar, hemen planlarını açıklamış:


- İkimiz gagalarımızın arasında sağlam bir sopa taşırız. Sen sopanın ortasından dişlerinle tutunursun. Sonra da uçup gideriz. Ama tabi, senin konuşmaman gerekiyor. Sakın ağzını açayım deme!

Kaplumbağa kabul etmiş, bir süre çenesini tutabilirmiş. Derken iki kaz dediklerini yapmışlar, bir sopa bulup, kaplumbağa ile birlikte uçmaya başlamışlar.

Gide gide bir köyün üzerine gelmişler. Çocuklar, havada uçan bu üç arkadaşı biraz garip bulmuşlar. İçlerinden en yaramaz olanları;


- Şuraya baksanıza! Kazlar ağır mı ağır bir canavar taşıyor, demişler ve kahkahalarını tutamamışlar.

Kaplumbağa dayanamamış, her şeyi unutup cevap vermek gereği duymuş:

- Bunun neresi komik? demiş ve tabi haliyle kendini yerde bulmuş.



"Biyonik kaplumbağa" başlıklı haberden esinlenilmiştir. Masalın özgün hali Ezop masallarında bulunabilir. Bu sayfada sadece uygun düzenlemeler yapılmıştır.

Düşünceleri Söyleyen Başlık ve Dev

Küçük bir oduncu dili tutulmuş bir devi nasıl anlayabilir? Anlayabilmek için öncelikle ne düşündüğünü bilmesi gerekmez mi? Peki bu nasıl gerçekleşebilir? Hepsinin cevabı bu kısa masalda.

Bir varmış, bir yokmuş. Bir adamın üç oğlu varmış, üçü de büyümüş, kocaman kocaman delikanlı olmuşlar. O zamanın mevsimi kış olduğundan etraf soğuk mu soğukmuş, odun toplamanın zamanı gelmiş. Adamcağız yaşlı olduğu için kendisi bu işi yapacak değil ya, bu yüzden içlerinden birisini yollayacakmış. İlk önce büyükleri gitmek istemiş, düşmüş yola.

Büyük oğul ormana az bir yol kalmışken, yaşlı bir adama rastgelmiş. Zavallı adam perişan bir haldeymiş, karnının aç olduğunu söylemiş ve birazcık yiyecek istemiş. O da yanında olmasına rağmen vermemiş, yoluna devam etmiş. Ormana varınca odun keserken balta bacağına gelmiş, eve hem odunsuz hem de bacağı yaralı gelmiş.

Ortancası, bu durumu görünce kendisi yola düşmüş. O da aynı adama rastgelmiş, ondan da yiyecek istemiş yaşlı adam. Vermek istememiş ve kendi yoluna devam etmiş. Yürüyüp durmuş ve ormana varmış. Durmuş ve başlamış çalışmaya. Şu odun keseyim derken o da bacağını kesmiş. Ortancası da eve yaralı dönmüş.

Ev soğuktan buz kesmiş ama, yakacak tek bir odun bile kalmamış. Mecburen en küçükleri gidecekmiş ormana. Vakit kaybetmeden hazırlanmış ve düşmüş yola. Yolda giderken aynı adama rastlamış. Adam yiyecek bir şeyler istemiş.

Küçük Oduncu: “ Benim de karnım zil çalıyor, şuracıkta beraber yiyelim.” demiş. Oturmuşlar, yemek yemişler. Karınlarını doyurduktan sonra yaşlı adam: “Bak evladım.” demiş. “Ormana varınca ilk önce kalın gövdeli uzun bir ağaç göreceksin, hemen onu kes.” demiş ve yemek için teşekkür etmiş. Küçük Oduncu tekrar ormanın yolunu tutmuş ve derken ormana varmış. Yaşlı adamın tarif ettiği ağacı kesmiş, bir de bakmış ki içinde altın bir başlık var. Hemen onu torbasına koymuş, sevinçle evine dönebilirmiş.

Gide gide yine o yaşlı adama denk gelmiş. Heyecan içerisinde bulduğu altın başlığı ona da göstermiş. Adam: “ Evladım, bu başlığı biliyorum. Her kim bunu kafasına takarsa onun aklından ne geçtiğini anlayabilirsin. Sen bu başlığı hak ediyorsun. İleride çok işine yarayacak.” demiş ve yaşlı adam birden kaybolmuş. Çocuk olanlara bir anlam verememiş ve elindeki başlığı sıkıca tutup eve dönmeye koyulmuş ve yorgun argın eve ulaşmış.

Eve geldiğinde bir de ne görsün! Etraf karmakarışıkmış. Eşyaların yerleri değişmiş, bazı eşyalar ise kırılmış. Bütün bu olanların Dili Tutulmuş Dev’in marifeti olduğunu çok geçmeden anlamış. Hemen etraftaki kocaman ayak izlerini takip etmeye başlamış. Gitmiş gitmiş ve sonunda devin evine varmış. Küçük Oduncu bağırmaya başlamış:


“Çabuk babamı ve kardeşlerimi serbest bırak! Onlara zarar vermeye kalkışma!” demiş. Dev penceresini açıp konuşmaya başlamış ama, söylediğinden hiçbir şey anlaşılmıyormuş. Bunun üzerine Küçük Oduncu ’nun aklına sahip olduğu altın başlık gelmiş. Eğer başlığı Dili Tutulmuş Dev’e verebilirse her şey yoluna girebilirmiş. Bunun üzerine, çocuk;

“Dev bak sana bir hediye getirdim, altın bir başlık bu! Görüyor musun, nasıl da parlıyor! Gel hadi, çok beğeneceksin” demiş.

Bu hediyeyi kaçırmak istemeyen Dev çabucak aşağı inip kapıyı açmış. Küçük Oduncu ‘nun elinde duran başlığı kafasına geçirmiş. Şimdi daha iyi anlaşabilirlermiş. Küçük Oduncu neden bunları yaptığını sormuş. Dev yine konuşmaya başlamış ama bir şey anlayamamış. Bu sırada kafasındaki başlıktan sesler duyulmaya başlamış:

“Dev, odun ve birazcıkta yiyecek istiyor” demiş. Şimdi her şey açıklığa kavuşmuş. Küçük Oduncu devin istediklerini yerine getirmiş, ailesini kurtarmış. Dili Tutulmuş Dev ile herkes çok iyi anlaşabilirmiş. Tabi ki altın başlık sayesinde!

"Beyni okuyan makine geliştirildi" başlıklı haberden esinlenilmiştir.