Çıkmış ve yeni çıkacak tüm yazıları abone olarak sen de takip et!

Efe'nin Bol Vitaminli Havucları

Sevgili tavşanları hastalanan küçük Efe 'nin yaşadığı kısa bir hikaye. Aklı başına gelen çocuk, artık vitamini ve minerali bol havuç yetiştirecekti.

[foto: colorline]

Tavşanların ne zaman acıktıklarını bir tek kendisinin bildiğini sanıyordu, Efe. Onlarla birlikte hayli zaman geçirmişti, çünkü. Çok iyi tanırdı onları. Bir kere tavşanların gözlerine dikkat ederdi, bir de kulaklarına. Bu ikisinden gelen mesajları anlayabilirdi, sanki. İşte bakın, onları görünce yeniden anlamıştı. Karınları zil çalıyor olmalıydı. Cebinde taşıdığı taze havuçları çıkardı ve önlerine bıraktı hemen. Küçücük havuçların birer ziyafet olabileceğini görmek, bugünlük neşesini sağlayabilirdi. Ama tavşanlar ilgilenmediler, hatta şöyle bir bakmadılar bile. Sanki bu çok sevdikleri sebzeyi tanımıyorlardı, nasıl birşey olduğunu unutmuşlardı. İyi ama bu nasıl olabilirdi ki, sabahtan beri ağızlarına bir lokma bile koymamışlardı, midelerinin kazınması lazımdı.


Efe, annesine koştu, belki sebebini o biliyordu. Çabucak annesini buldu ve anlattı. Kırk yıldır tanıdığı bildiği arkadaşlarına ne olmuş olabilirdi? Annesi, gayet sakin bir şekilde, belki hasta olabileceklerini söyledi. Öyle ya, birçok hastalık onların da başındaydı. Mikroplar mesela, onları da rahatsız edebilirdi. Bütün bunlar bir bir anlaşılmıştı. Annesi, tavşan arkadaşlarını yarın veterinere götürecekti. Bugün olmazdı çünkü akşam olmuştu, güneş bile kendi evine gitmişti. Sabah erkenden gitmek daha kolay sayılırdı.


Efe'nin içi rahat etmemişti. Sevimli hayvanların yanından ayrılmıyordu. Onlara bildiği tüm komik numaraları yapmaya başlamıştı. Ama olmuyordu bir türlü, eskisi kadar karşılık vermiyorlardı, kulaklarıyla dans etmeyi bırakmışlardı. Efe'de yorulmuştu zaten, bunları boşverdi. Bunun yerine daha akılcı bir çözüm bulmalıydı. Mesela, onlara kendi şurubundan verebilirdi. Hemen küçük bir kaşık buldu ve biraz şuruptan döktü. Tavşanlara uzattı, ama onlar kabul etmediler, mızmızlandılar. Efe'nin başka bir çözüm bulması lazımdı. Bunun için epey düşündüğünü söyleyebiliriz. Evin içinde dolanıp duruyordu. Eğer böyle yaparsa daha akılcı bir çözüm bulacağını sanıyordu. Ama hayır hala birşey bulamamıştı. En iyisi uyumaktı.


Yatağına uzanmıştı ve uyumaya başlayacaktı. İçi rahat etmemişti ve hasta arkadaşlarını da yanına almıştı. Birlikte uyurlarsa, daha rahat edecekti. Sonunda, uyudu ve derken, sabah oldu. Hemen annesini uyandırdı. Kalkıp gittiler, hayvan hastanesine.

Veteriner Amca çok sevecen ve babacan bir adamdı. Hem Efe'ye, hem de onun arkadaşlarına çok iyi davrandı. Tavşanları muayene etti ve onlarda mineral eksiği olduğunu tespit etti. Efe 'ye de süper havuç yetiştirmesi gerektiğini anlattı. Böylece tavşanlar daha sağlıklı bir yaşama kavuşabilirdi. Efe veterinere söz verdi ve bundan böyle hayvan dostlarına çok iyi bakacaktı. Eskisi gibi birlikte gülüp oynayacaktı.


"Bilim adamları süper havuç üretti" başlıklı haberden esinlenilmiştir.

Ağaçları Seven Akıllı Eldiven

Sevimli bir oduncu, yaşadığı ufak bir olay sonunda artık ağaç kesmemesi gerektiğini anlar. Peki, sahip olduğu yeni eldivenler sayesinde, onlarla dost olmayı başarabilir mi?

[foto: robet brook]

Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde bir oduncu varmış. Bu adam ormana gidermiş her gün, orada odun keser, kestiği odunları satarak geçinip gidermiş.

Kendisinin bir de sihirli baltası varmış. Bu balta, babasının hatırasıymış. Ormandaki hayvanlarla arkadaşlık kurmazmış, sadece bu baltayla konuşur, dans eder, eğlenirmiş. En güzel vakitlerini onunla geçirirmiş. Bu balta, nerede kurumuş ağaç varsa, onun bulunmasına yardım edermiş, yol gösterirmiş. Oduncu da gidip o ağacı kesermiş. Bir böyle, beş böyle ormanda ne kadar kuru ağaç varsa kesmiş. Sıra diğer ağaçlara gelmiş. Sihirli balta bunu anlayınca,

"Bugüne kadar ağaçları kesmene izin verdim ama hepsi zaten kuruydu. Şimdi ağaç kesmek istemiyorum. Baksana bazı hayvanların evleri var üzerinde. Onları koruyor, hep. Üstelik ağaçlar bizlere temiz hava sağlıyor." demiş.

Oduncu şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş. Yıllardan beri birlikte olduğu, kendisinden bile çok sevdiği baltası artık bu işi yapmak istemiyormuş. Haklı olarak,

"Ama nasıl olur", demiş. Ben sonra ne iş yaparım, neyle geçinirim, demiş ve ağlamışta ağlamış.

Balta, çok sevdiği arkadaşını yüz üstü bırakacak değilmiş ya. Bunun üzerine,

"Sen şimdi bana, sihirli balta istemem, ağaçları severim, akıllı eldiven isterim dersen, çok zengin olursun," demiş balta.
"Haydi", demiş. "Etrafta ne kadar altın meyve varsa toplayalım, hepsini!"

Birlikte gitmişler, altın meyvelerin hepsini toplamışlar. Sonra gidip bunları çarşıda satmış adam. Çok zengin olmuş. Mutlu bir hayat sürmüş. Bir daha ağaçlara hiç zarar vermemiş, onların sevgisini yüreğinde taşımış.


"Japonlardan akıllı eldiven" başlıklı haber, masalın esin kaynağıdır.

Keloğlan ve Su Kirliliği' ni Önleyen Sünger

Su kirliliğine sebep olan Uykucu Canavar, Keloğlan ile baş edebilir mi? Üstelik pasaklı olan bu canavarın pislettiği göl, nasıl eski haline gelebilir? Bütün bunları yanıtlayan macera dolu bir masal.


Çok uzak bir geçmişte, bir Keloğlan ve bir de onun kocakarı annesi varmış. Göl kenarındaki küçük kulubelerinde yaşarlar ve bu şekilde gül gibi geçinip giderlermiş.

Gölün güzelliğini izlemek için ise, saraydan padişahın kızı gelirmiş her gün. Şarkılar söylermiş balıklara, onlarla türlü türlü oyunlar oynarmış, eğlenirmiş hep. Keleşoğlan aşıkmış ona. Hergün göle gelmesini sabırsızlıkla beklermiş. O gelmeden yemek yemez, su bile içmezmiş. Geldiği vakitler dünyalar onun olurmuş, pek sevinirmiş. Ama bir türlü sevgisini ona ispatlayamazmış.

Günün birinde suda yaşayan Uykucu Canavar, bu gölün güzelliğini duymuş ve yerleşivereyim buraya, demiş. Bu canavar, pasaklının birisiymiş. Etrafını dağınık bırakır, pisletir; temizlik nedir bilmezmiş. Özellikle petrolle kirletirmiş her yeri, bu yüzden kararmaya başlamış göl. Üstelik Uykucu Canavar balıkları rahatsız edip onları korkuturmuş, nefret edermiş onlardan. Padişahın kızıyla arkadaşlık etmelerine bundan böyle izin vermeyecekmiş.

Artık sevimli balıkları göremeyeceğini anlayan padişahın güzel kızı, Keloğlan'a veda edip, saraya dönmüş. Olanları babasına anlatmış ve ondan yardım istemiş. Padişah bunun üzerine ülkesine haber salmış. Her kim Uykucu Canavarı öldürürse, kızını ona verecekmiş. Hemen tellal çıkmış, bütün meydanları dolaşmış, herkeslere duyurmuş. Doğrusu kimse bu işe cesaret edememiş.

Bir tek Keloğlan bunu duyar duymaz gitmiş gölün kenarına, canavardan kurtulmayı başaran balıkları bulmuş. Birbirlerini gördüklerine pek sevinmişler. Onların eline sağlam bir ip vermiş ve bunu canavarın ayaklarına bağlamalarını söylemiş. Akşam olunca Uykucu Canavar yatmış, uyumuş. İki sevimli balık gelmiş hemen, ipleri canavara dolamış sıkıca. Sabah olmadan doğru gitmişler, Keloğlan'ı bulmuşlar. İpin ucunu ona vermişler, o da ipi kendisine doğru çekmeye başlamış. Çekmiş, çekmiş ve sonunda canavar gelmiş. Hemen kılıcını çekmiş ve canavarı oracıkta alt etmiş.
Evine dönmüş hemen. Annesinden evde ne kadar sünger varsa vermesini söylemiş. Bunları bir araya getirmiş. Hepsini su yüzeyindeki petrolleri temizleyebilmesi için kullanacakmış. Süngerin üzerinde özel gözenekler hazırlamaya başlamış. Sonra, evdeki emici bir nesneyi üzerine ilave etmiş. Böylece gölü temizlemek için herşey tastamammış. Hemen gitmiş, hazırladığı süngeri gölün üzerine sermiş. Göl bir anda renk değiştirmeye başlamış, gittikçe eski halini almış. İçindeki sevimli balıklar, güneşi görmeye başlamışlar, pek mutlu olmuşlar.

Padişahın kızı olanları duyunca, koşmuş gelmiş. Sevimli balıkları tekrar görebilmenin mutluluğunu yaşamış. Sonra Keloğlan'a sarılmış onunla seve seve evlenirmiş. 40 gün 40 gece düğün yapılmış, sonra da göl kenarına bir saray yapılmış. Mutlu bir hayat sürmüşler.

"Türk profesörden harika buluş!" başlıklı haberden esinlenilmiştir.

Keloğlan ve Midyelerin Güçlü Tutkalı

Keloğlan padişahın kızını alabilmesi için yardıma ihtiyacı vardır. Bunun için de midyeler ile anlaşmaya karar verir. Onların sahip olduğu güçlü tutkalı nasıl kullanacağını anlatan bir masal.

Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Onun da yaşlı bir annesi varmış. Yaşlı annesi bu oğlanı ne yaptıysa bir türlü adam edememiş. Keleşoğlan’ın elinden hiçbir iş gelmezmiş.

Günlerden bir gün padişahın kızına rastlamış ve oracıkta aşık olmuş, tutulmuş. Hemen annesine koşmuş. “Anne git bana padişahın kızını iste” demiş.

Annesi de, “A benim Keloğlum senin cebinde beş kuruş yok ki. Sonra bir iş tuttuğunda yok. Padişah neden kızını sana versin?” demiş. O da, “Tabi ki verir. Sen hele bir iste” demiş.

Kadın söz dinletememiş oğluna ve doğruca saraya gitmiş. Padişah’ın huzuruna çıkmış ve oğlunu övmeye başlamış. Kızını istediğini söylemiş ama sonunu getirememiş. Çünkü padişah ateş püskürmeye başlamış. “Haydi git, oğlunu buraya gönder, bakalım.” demiş.

Keleşoğlan saraya doğru koyulmuş ve sonunda varmış. Hemen padişahın huzuruna çıkmış. Padişah, onun bir kel olduğunu görünce hayli küçümsemiş. Kızını vermek istememiş. Onu başından savmak için, “Kızımı almak istiyorsan, dünyada ne kadar kelebek varsa onları bana getirmelisin. Ondan sonra kızımı sana veririm” demiş.


Keloğlan bütün umutlarını yitirmiş bir şekilde saraydan ayrılmış. Başını alıp gitmiş. Epey bir yol almış. Dinlenmek için şöyle bir denizin kenarına uzanmış. Midyeleri izlemeye başlamış. Denizin suları bir o tarafa bir bu tarafa gidiyormuş ama midyeler denizde ürettiği tutkalla istediği yere yapışıp kalabiliyorlarmış. Onlar bu tutkalı ayaklarından salgılayabiliyorlarmış. Keloğlan bunları görünce, midyelerden yardım istemeyi düşünmüş. Onlarla arkadaş olmuş hemen ve istediği kadar tutkalı yanına almış. Teşekkür etmiş ve tekrar yola koyulmuş.

Yolda giderken bir tane dervişe rast gelmiş. Keloğlan’ın elinde taşıdığı tutkal kutusu ile ne yapacağını merak etmiş. O da, “Dünyadaki bütün kelebekleri bunlarla yakalayacağım” demiş. Derviş bunu duyunca, “Şuradaki dalları büsbüyük bir çiçek var, orada bekle, ne kadar kelebek varsa o çiçeğe gelir. Sen de hemen tutkal dersin, hepsi çiçeğin dallarına yapışır.” demiş. Hemen gösterdiği ağacın yanına gitmiş. Biraz beklemiş. Kelebeklerin toplandığını görünce “tutkal!” demiş. Bir yere gidememişler, tabi. Sonra onları tek tek toplamış ve doğru saraya gitmiş.

Padişah bütün bu meziyeti görünce şaşırmış ve evlenmelerine ses etmemiş. Kırk gün, kırk gece düğün başlamış, eğlenmişler hep, mutlu olmuşlar.

"Bilimin umudu midye tutkalında" başlıklı haberden esinlenilmiştir.

Kara Horoz ve Kendi Kendine Gidebilen Trenler

Kötü kalpli bir horoz, hazırladığı hızlı tren ile tavuklara kötü bir oyun oynar. Bu olaydan sonra akıllanan tavukların neler yapabileceklerini anlatan bir masal.


Bir varmış, bir yokmuş. Yemyeşil büyük ağaçlar ile kaplı bir orman varmış. Burada tavuklar yaşarmış, sevinç içinde. İstedikleri zaman gülüp oynarlarmış, kümeslerinde. Birbirlerine türlü türlü şakalar yaparlarmış, eğlenirlermiş hep.

Yumurtlamak istedikleri zaman da, annelerinin yaşadığı kümeslere giderlermiş. Çünkü anneleri çok iyi bakarmış onlara. Bir dediklerini iki etmezmiş, en sevdikleri yemekleri yaparmış. Bu yüzden öyle uzun yollara düşerlermiş ki, dönüş yolunda hayli yorulurlarmış. Sepetlerinde taşıdıkları yumurtalar da sallanıp durdukları için dayanamaz, kendiliğinden kırılırmış.

Tavuklar bir böyle beş böyle yumurtalarını kırıp dururmuş. Sonra onları kaybetmenin üzüntüsünü yaşarlarmış. Sonunda dayanamamışlar ve bunun bir çaresine bakalım, demişler. Oturup, uzun uzun düşünmüşler. İçlerinden biri çıkmış ve trenle seyahat yaparlarsa rahat edebileceklerini, gün yüzü görebileceklerini söylemiş. Ayrıca kendileri taşımayacakları için yumurtaları da hiç kırılmazmış. Bunu sevinçle kabul eden tavuklar doğru Kara Horoz'un yanına varmışlar. Çünkü, treni yapsa yapsa bu horoz yaparmış, hünerliymiş ve eli bu tür işlere yatkınmış.

Kara Horoz, kümesinde tek başına yaşayan birisiymiş. Sadece makine parçaları ve vidalarla uğraşır dururmuş. Tek bir kimseyle bile konuşmazmış, hep kendini düşünürmüş, bencil mi bencil bir horozmuş. Tavukları da hiç sevmezmiş üstelik. Ama yine de onların tekliflerini de geri çevirmek olmazmış. Tren yapmak, onun için çocuk oyuncakları kadar basitmiş. Ama bir şartı varmış, horozun. Yaptığı treni sadece kendisi kullanacakmış, yoksa tren hiç çalışmazmış. Tavuklar buna karşı çıkmamışlar, olur demişler, kafalarını sallamışlar. Böylece Kara Horoz, hemen tren yapımına başlamış. Akşam olmadan hazır etmiş, hem de. Kendisi gibi kapkara, uzun mu uzun bir tren yapmış.

Derken horoz uyuyakalmış trenin başında ve sabah olmuş. Herkesi uyandırmak ve yaptığı treni diğerlerine göstermek için, yüksek sesle ötmüş. Uyanan tavuklar hemen başına toplanmışlar, yeni treni görmek istemişler.

Kara Horoz, treni sakladığı yerden çıkarmış ve tavuklar heyecan içinde kalmışlar. Sevinçten zıplayanlar, kanatlarıyla alkışlayanlar olmuş. Bundan böyle tren herkesin kapısının önünden geçip gidebilirmiş.

Kara Horoz, ilk yolcularını hemen oracıkta belirlemiş ve beraberce yola düşmüşler. Trenin çıkardığı sesler bütün ormana yayılmış. "Cuf cuf cuf" diyerek ulaşım sağlanmış. Bir de şen şarkılar varmış, tabi. Böylelikle zaman ilerlemiş ve sonunda tavuklar bir bir annelerine ulaşmışlar. Annelerinde yumurtladıktan sonra, evlerini çok özlemişler. Annelerine veda edip sarılmışlar ve işte tekrar aynı trene binmişler.

Kara Horoz, bütün yolcularını aldıktan sonra, başlamış tekerlekleri döndürmeye. Bir ara öyle hızlı döndürmüş ki, vagonlar bir sağa bir sola sallanmış durmuş, trenden büyük dumanlar yükselmeye başlamış. Sepetlerdeki yumurtalar yerlere düşmüş, birer ikişer. Tavuklar tutunmakta hayli zorlanır olmuşlar. Bazılarının başı dönmüş, bazılarının midesi bulanmış. Horoz bütün bu olanlara gülüp duruyormuş. Bunların olmasını bilerek istemişti zaten. Tavuklara yardım etmekten nefret ediyormuş çünkü.Tren sallana sallana az gitmiş, uz gitmiş ama altında uzanan rayların bittiğini görünce mecburen durmuş. Horoz, trenden atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bir anda uzaklara gitmiş, ormanı terk etmiş. Tavuklar perişan halde trenden çıkmışlar. Kırık yumurtaları görünce ağlayıp durmuşlar.



"Türk mühendisten makinistsiz tren" başlıklı haber, bu masalın esin kaynağıdır..