Keloğlan padişahın kızını alabilmesi için yardıma ihtiyacı vardır. Bunun için de midyeler ile anlaşmaya karar verir. Onların sahip olduğu güçlü tutkalı nasıl kullanacağını anlatan bir masal.
Eski zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Onun da yaşlı bir annesi varmış. Yaşlı annesi bu oğlanı ne yaptıysa bir türlü adam edememiş. Keleşoğlan’ın elinden hiçbir iş gelmezmiş.
Günlerden bir gün padişahın kızına rastlamış ve oracıkta aşık olmuş, tutulmuş. Hemen annesine koşmuş. “Anne git bana padişahın kızını iste” demiş.
Annesi de, “A benim Keloğlum senin cebinde beş kuruş yok ki. Sonra bir iş tuttuğunda yok. Padişah neden kızını sana versin?” demiş. O da, “Tabi ki verir. Sen hele bir iste” demiş.
Kadın söz dinletememiş oğluna ve doğruca saraya gitmiş. Padişah’ın huzuruna çıkmış ve oğlunu övmeye başlamış. Kızını istediğini söylemiş ama sonunu getirememiş. Çünkü padişah ateş püskürmeye başlamış. “Haydi git, oğlunu buraya gönder, bakalım.” demiş.
Keleşoğlan saraya doğru koyulmuş ve sonunda varmış. Hemen padişahın huzuruna çıkmış. Padişah, onun bir kel olduğunu görünce hayli küçümsemiş. Kızını vermek istememiş. Onu başından savmak için, “Kızımı almak istiyorsan, dünyada ne kadar kelebek varsa onları bana getirmelisin. Ondan sonra kızımı sana veririm” demiş.
Keloğlan bütün umutlarını yitirmiş bir şekilde saraydan ayrılmış. Başını alıp gitmiş. Epey bir yol almış. Dinlenmek için şöyle bir denizin kenarına uzanmış. Midyeleri izlemeye başlamış. Denizin suları bir o tarafa bir bu tarafa gidiyormuş ama midyeler denizde ürettiği tutkalla istediği yere yapışıp kalabiliyorlarmış. Onlar bu tutkalı ayaklarından salgılayabiliyorlarmış. Keloğlan bunları görünce, midyelerden yardım istemeyi düşünmüş. Onlarla arkadaş olmuş hemen ve istediği kadar tutkalı yanına almış. Teşekkür etmiş ve tekrar yola koyulmuş.
Yolda giderken bir tane dervişe rast gelmiş. Keloğlan’ın elinde taşıdığı tutkal kutusu ile ne yapacağını merak etmiş. O da, “Dünyadaki bütün kelebekleri bunlarla yakalayacağım” demiş. Derviş bunu duyunca, “Şuradaki dalları büsbüyük bir çiçek var, orada bekle, ne kadar kelebek varsa o çiçeğe gelir. Sen de hemen tutkal dersin, hepsi çiçeğin dallarına yapışır.” demiş. Hemen gösterdiği ağacın yanına gitmiş. Biraz beklemiş. Kelebeklerin toplandığını görünce “tutkal!” demiş. Bir yere gidememişler, tabi. Sonra onları tek tek toplamış ve doğru saraya gitmiş.
Padişah bütün bu meziyeti görünce şaşırmış ve evlenmelerine ses etmemiş. Kırk gün, kırk gece düğün başlamış, eğlenmişler hep, mutlu olmuşlar.
Günlerden bir gün padişahın kızına rastlamış ve oracıkta aşık olmuş, tutulmuş. Hemen annesine koşmuş. “Anne git bana padişahın kızını iste” demiş.
Annesi de, “A benim Keloğlum senin cebinde beş kuruş yok ki. Sonra bir iş tuttuğunda yok. Padişah neden kızını sana versin?” demiş. O da, “Tabi ki verir. Sen hele bir iste” demiş.
Kadın söz dinletememiş oğluna ve doğruca saraya gitmiş. Padişah’ın huzuruna çıkmış ve oğlunu övmeye başlamış. Kızını istediğini söylemiş ama sonunu getirememiş. Çünkü padişah ateş püskürmeye başlamış. “Haydi git, oğlunu buraya gönder, bakalım.” demiş.
Keleşoğlan saraya doğru koyulmuş ve sonunda varmış. Hemen padişahın huzuruna çıkmış. Padişah, onun bir kel olduğunu görünce hayli küçümsemiş. Kızını vermek istememiş. Onu başından savmak için, “Kızımı almak istiyorsan, dünyada ne kadar kelebek varsa onları bana getirmelisin. Ondan sonra kızımı sana veririm” demiş.Keloğlan bütün umutlarını yitirmiş bir şekilde saraydan ayrılmış. Başını alıp gitmiş. Epey bir yol almış. Dinlenmek için şöyle bir denizin kenarına uzanmış. Midyeleri izlemeye başlamış. Denizin suları bir o tarafa bir bu tarafa gidiyormuş ama midyeler denizde ürettiği tutkalla istediği yere yapışıp kalabiliyorlarmış. Onlar bu tutkalı ayaklarından salgılayabiliyorlarmış. Keloğlan bunları görünce, midyelerden yardım istemeyi düşünmüş. Onlarla arkadaş olmuş hemen ve istediği kadar tutkalı yanına almış. Teşekkür etmiş ve tekrar yola koyulmuş.
Yolda giderken bir tane dervişe rast gelmiş. Keloğlan’ın elinde taşıdığı tutkal kutusu ile ne yapacağını merak etmiş. O da, “Dünyadaki bütün kelebekleri bunlarla yakalayacağım” demiş. Derviş bunu duyunca, “Şuradaki dalları büsbüyük bir çiçek var, orada bekle, ne kadar kelebek varsa o çiçeğe gelir. Sen de hemen tutkal dersin, hepsi çiçeğin dallarına yapışır.” demiş. Hemen gösterdiği ağacın yanına gitmiş. Biraz beklemiş. Kelebeklerin toplandığını görünce “tutkal!” demiş. Bir yere gidememişler, tabi. Sonra onları tek tek toplamış ve doğru saraya gitmiş.
Padişah bütün bu meziyeti görünce şaşırmış ve evlenmelerine ses etmemiş. Kırk gün, kırk gece düğün başlamış, eğlenmişler hep, mutlu olmuşlar.
"Bilimin umudu midye tutkalında" başlıklı haberden esinlenilmiştir.
